İçeriğe atla

Sera Oteli

Boyut

I


Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum

Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu

Üç alandan hangisini mi: İşte

Ve

Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi

Diye bir 'dalıp gitme' tamamlarken ivmesini

Duyuveriyorum seslerini yakından

Oldukça yakından -ama belli belirsiz-

İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas

Üçü de bir ağızdan: İşte zaman

Bir park kanepesinde oturmuşlar da

Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki

Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ

Şimdiki gibi

Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.


Görüyordum bense

Duyumsuyordum da

Üç kavasın üç ayrı yüzünde

Üç yalnızlıktan herbirini:


1. Yaşamı soruyordu kendine biri

Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.


2. Öyleydi, o idi, sanki

Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.


3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu

Sevdimdi tam otuzunda

Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken

Şimdi belki yaşamadı hiç

Ya da

Bölündü bölündü bölündü

Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla


(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-

deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-

sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-

lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla

bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden

böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok

mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.

Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir... Yani bir

avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?

Öyle değil mi Sara?


2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki

bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına

atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz

lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün

gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle

aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.

Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler

gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz

iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince...

nedense bir bilinmezlikti...


3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir

alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da

öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki

bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine

Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe

parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.

Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı

bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor

sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki

sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni

bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın

değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle

renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana) . Ve ne-

dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe

dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.

Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse

her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-

semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.

"Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-

lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın

ki yola çıktığın yerdesin," derdi. Ve derdi: Ayrılıklar

tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.

Ey suret! neden iki kişisin?)


II


Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da... yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.


Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?


Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?

Anımsıyorum da...


III


Kıştı, bilmem ki hangi kıştı

Her yerdeki bir kumaşçıdan

Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken... Evet öyleyken? Gerekli miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?


IV


Bir albüm ki zaman aralıklarını

Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde) , bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde) , ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad) , pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte) . Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine) . Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de) . Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü (bir duvar freskidir, bence) . Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.


Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?


Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de... arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.


Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.


Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.


Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.


V


Orkide nasıl tutulur(du) . Çünkü

Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle) . Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-) . Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan) . Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle) . Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta) . O (gelin) , kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki) . Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de... masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.


VI


Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.


VII


Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.


Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.


Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.


VIII


Yağdı, yağdı, yağdı

Birikti caddeye uzantılı tentede

Birden iri bir delik açtı boşaldı.


Yayıldı kirli sular gövdeme

Kesildi sanki ayaklarım yerden

Dedim ki

Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır

Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış

Umarsız, sevgisiz, başıboş

Yaşamışım yazgının o hileli zarını

Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm

-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-

Buruşuk bir üzüm tanesi gibi

Sarkmış da kalabalıklardan

Gün günden nasıl da çökmüş

Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım

Ve işte

Üstümde ucuz tütün kokusu

Tersyüz edilmiş çeketim

Yana taramışım seyrek saçlarımı

Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış

Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken

Nasıl da kaplayıvermiş

Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını

Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.

Duyar gibiyim şimdi uzaktan

O alkış seslerini sürekli

Ve bir de yaşlı uşak Firs'in

Vişne bahçesindeki Firs'in sesini

"Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım"

Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-

Dağıttım ellerimle o sırça çatısını

Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.


IX


Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını

Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim

Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri

Ve otobüs durağını, eczaneyi

Geçtim, geçtim

Meksika'da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi

yanımdan geçtiler

İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu

Bıraktı avuçlarıma kendini

Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum

Herhangi bir teyzenin veya halanın

Ağaçlarına baktım uzun uzun

Ve kalktım

Biraz daha yürüdüm

Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın

Önünde durdum

Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-

Kapıyı açtım, içeri girdim

Babamın kırık dökük masalarına baktım

Annemin sırları dökülmüş aynalarına

Cam önündeki bir masaya oturdum.


Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın

-Günaydın


Sandviçle bira söyledim

Bir süre hiç konuşmadım

O da hiç konuşmadı

Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim

Sonra bardağa dökerek içtim

İki tad alma duygusunu

Önce bir karıştırdım

Sonra ayırdım

Bana bir votka, dedim yaşlı garsona

Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından

Bir şeyler söyleyecekti ki

Vazgeçti

Yürüdü yürüdü

Az sonra geri döndü

-Votka mı

-Evet, limonlu, sodalı

Anlamış gibi yaptı ama

Asıl anlayacağını hiç anlamadı

Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı

Ve döndü

Votka kalmamışmış, cin vardı.


(Ey anılar, benim anılarım

Ne çıkar azıcık yaklaşsam size

Bir deniz kıyısını, bahçeli

Küçük bir evi ya da

Sözgelimi bir yaz tatilini

Şöyle bir yedeğime alıp da

Yaklaşsam yanınıza

Ey bir kır yolu, pembe bir bulut

Bir yağmur sonrası, bir günbatımı

Geri vermez misiniz bana

Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini

Sonra da belki daha yakından

Bir duruşu, bir durgunluğu ve

Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı

Ardından

Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri

Ve hatta bir sarılışı

O içten öpüşleri

Bilmem ki

Geri vermez misiniz bana.)


-Bana bir cin daha

-Cin de yok, votka da

Konyak içer miydiniz


(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı

Seni de yitirdim çoktan.)


-Bir kokteyl istiyorum öyleyse


(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz

buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça

da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-

gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki

doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne

güzel bir akşam. Yarın... yarın sabah da New Orle-

ans'dayız. Her şey, her şey ne iyi...)


X


Otele döndüm. Şöyle ki

Bayraklar, bayraklar, bayraklar

Bayrakların arkasında bütün çalgılar

En önde borazanlar. Daha arkada

Yaylı sazlar, nefesli sazlar

Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar

Ve çalgılar arasında boşluklar

Boşluklarda titreşimler

Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim

Bir sürü renkler

Ve renklerden renklere

Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden

Birbirine karışmış yüzler

Ve borazanların ucunda kurdeleler

Kurdelelerin ucunda

Sağ ayağından bağlı

Sol ayağından bağlı

Ve

Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler

Bir doğa örtüsü gibi

Sarmıştı dört bir yanımı

Bir ara

Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti

Bir hayalet gemi bayrağı

Dikildi denizin ruhuna

Bir çiçek öbeği bayrağıysa

Yıkık bir konağın önünde

-Yalnızca flütlerin eşliğinde-

Ateşe verildi

Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa

Ayrıca

Her durumun bir bayrağı vardı

Sözgelimi unutulmanın bayrağı

Sevişmelerin bayrağı

Bayrakların bile bayrağı vardı da

Otel bayrağı, otel bayrağı

Diye bağırdım birden

Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas

Park kanepesine oturmuş üç kavas

Her yerdeki üç kavas

İçimde sanki

Bir sümbül yarışması düzenlendi

Sarı sümbüller öne geçti

Ellerinde O'nun bayrağı

Sara'nın

İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının

Ardına gizlenmiş gibi

Merdivenleri ağır ağır çıktım.

Çıkmadım, indim

Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık

Ama yaşayan

Her mevsimde yaşayan bir kalabalık

Çevremde toplandı hemen

Ellerinde otelin bayrakları

Yüzlerinde sevginin

Bakışlarında yaşamın

Bütün bayrakları

Bir bayrak da bana verdiler.


Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık

İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik

Bir oteldik ki hepimiz

Öylece otel kaldık.