İçeriğe atla

Manalı Çocuk Sokağı Cinayeti

Boyut

üstü beyaz örtü örtülü eşyalar gördüm

son piyesimde oynayan kadının göğsünde,

öyle alımlıydı ki bakışlarındaki şahin

bir an yüzümü alsam çevirsem yüzünden

içimdeki filinta rüzgar, o masum hain,

dudaklarındaki mumları bir bir söndürürdü

hiç kuşkusuz buna inandım;

yavaşça kalkıp oturduğum dağdan

hoyrat yaradılışlı adamların dövdüğü

güzel asuların yanından geçerek

ruhumda cemaatsiz kalkan bir cenazenin

ikindi ezanı

ruhumda daha ruh bile olamamış bir telaş

ve nisan gülümsemeli bir ürpertiyle

elleriyle, bir tek elleriyle bana uzattığı

balkonlardan

o hep üstünkörü anılıp unutulmuş balkonlardan

bir kentin en hırçın su kenarlarına indim.


bir söz söylesem, söyleyebilsem, cesaret etsem

yaz sonsuza kadar geri çekilirdi

yaz sonsuza kadar geri çekilirdi ve

yazın bıraktığı boşluğu hiçbir mevsim dolduramazdı

yaza ait ne varsa

yazı yaz yapan kim varsa, ne varsa

apaçık ortada kalırdı

hiç kuşkusuz buna inandım;

hırpalanmışlığımı anlatmak istedim ona

eşkıyaların talan ettiği büyüyü

benden çıkartılıp başkasına taşınan uykuyu

uykuların oğlu rüyayı, rüyalarımı, oğullarımı

beni

beni seslendiren hisleri

beni çizen, rengimi tayin eden ressamları

ve beni kaldırım yapan mimarları anlatmak

ona yalnızca birşeyler anlatıyor olmayı istedim;


oysa o

yorgun ve ormansızdı! oysa onun

bineceği ve uzaklaşacağı atlar hazırdı;

doğaya takılmış bir nazar boncuğuydu bedeni

kıvrak

yeşil

faziletli

hala yanmakta olan, hiç sönmeyecek bir cadı;

suya eğilmiş örümcekti gözleri;

seven insanın gözleri geçit vermezdi;

seven insanın gözler, vakte pusu kurardı;

bir çiçek koparttım avcumdan

yaklaştım

yaklaştım

çiçek beni ona verdi buna kuşkusuz inandım

ve dedim ki, ve diyebildim ki ona:

- ben ölüyorum sevgilim

sen bir el daha oyna!


böyle gülebileceği aklımın ucundan bile geçmezdi

aklımın ucunda çocukluğum duruyordu

hafifçe dokunsam çocukluğuma

aklımın ucundan aşağı düşecekti

tutamayacaktım, hakikaten düşecekti

o orada

tuhaf, büyük kahkahalar atarken

annem sıkı sıkıya kavradı babam kesti bileklerimi

seven insanın gözleri geçit vermezdi;

seven insanın gözleri vakte pusu kurardı;

kan olmuş akıyordum

tüm varlığım kana dönüşmüştü akıyordum

ben şimdi kim bilir nerelerden nerelere akıyordum

kurumayacaktım

kurusam leke olacak hiç çıkmayacaktım

onun alnına sürülmüş kurban kanı olacaktım

parmaklarına kanım kına diye yakılacaktı

bunu istiyordum artık, buna kuşkusuz inandım


patlattığım tokatla savrulup yığılırken yere

çekip aldım göğsündeki eşyaların beyaz örtüsünü

kendi gözlerimle gördüm kendi gözlerimle bunlarla

kadının göğsünde yatan dişi yılanın ölüsünü

yılanla boğdum o kadını sonra

yılanla asıp

yılanla sarkıttım leşini balkonlardan

o hep üstünkörü anılıp unutulmuş balkonlardan

haykırdım!

haykırdım!

haykırdım!

çağrılı olmayan hiç kimse

gelmesin artık açılışıma!

gelmesin bir an olsun bile!