İçeriğe atla

İçerikler

Boyut

ı.

...

ilk dizesi olmayan bu şiir

öncesiz bir dala benzeyecektir

nasıl ki başlangıcı yoksa yolculukların

sonu da yoksa

ağaçsız bir dal gibiyse her yolculuk.

sevda, acı, mutluluk

onlar da

zamanla bir başlarına kalacak hepsi

öncesiz ve sonrasız

içi boş odalar gibi.

anımsa istersen yıllar sonra

yaşamdan onca yorulup

ne çıkar, sözgelimi bir öğle vakti.


ıı.

konuşuyoruz desem konuşmuyoruz da

ayrı ayrı şeyler düşünüyoruz üstelik

birbirimize bakarak

ne seviyoruz ne de sevmiyoruz birbirimizi

ne varız ne de yoğuz gerçekte

iki lamba gibiyiz, iki ayrı yerinden

aydınlatan odayı

değilsekte yakın birbirimize

uzak da sayılmayız büsbütün

gökyüzünde iki uçurtma başıboş

yanyanayızdır sadece

her çiçek bir çoğulluktur gününe göre

yalnızlık bir çoğulluktur

sanırım bir giz de yok bu beraberlikte.


ııı.

kötü bu, susmuştuk, şimşirler hışırdadı

yapıştı suskunluklarımız birbirine

bir o konuştu yalnız – gene o -

en gencimiz belki de

dalarak uzaklara, çok uzaklara

insan: mavinin içindeki düşünce!

topladık meyvayı biz – topladıktı kendi

kendimizi ağacımızdan -

soyduktu kabuğunu, kırdıktı çekirdeğini çok

bilinmez olan ne?

anımsanmasıydı sanki herhangi bir olayın

hızlandıkça adımlarımız

yağmurda, yolun üstünde.


ıv.

şurada şurada

ıslak palmiyelerin altında

yağmurdan ıslanmış palmiyelerin altında

yağmurdan yağmurdan yağmurdan

ıslanmış ıslanmış ıslanmış

palmiyelerin

altında.

güneş kurutuyor onları

yağmurdan ıslanmış palmiyeleri kurutuyor güneş

palmiyelerin altında

ne vardı palmiyelerin altında

ne vardı, ne yoktu, ne olmalı

altında palmiyelerin.

taş kesilmiş taş

duruyor kıpırtısız

bir çakıl kadar sade

o işte, o avuntusuz vakit.


v.

venüs ve turunç doğuyordu bizden, içimizden,

kara güneşi akşamın

böyle bağırdı biri. eski hüzünler kazılardan

çıkarılmış heykellerdir

tanrılardır, mezar yazıtlarıdır – yaşamazlar,

andırırlar sadece -

diye ekledi sonra. hüzün özüne sinmiştir evrenin

bu eğim, bu bükülüş, bu yükselti, bu derinlik?

belliydi, sürdürsün istiyordu konuşmayı.

batınca güneş herkes birbirine baktı -nedense-

özgün bir şeyler söyledi çoğu

o sustu yalnız, şiire inanmadığı için değil

mozayıktan bir tasvir gibi birleşti, parçalandı

yaratılmak istiyordu yaratırken.

kim? ne zaman? hangi ülkede yaşamış?

bilen yok, hepsi o kadar

toparlanıyorduk, susmuştu ağustos böcekleri de.


vı.

yüzüne bir haç çizdi, külden ve kireçten bir haç

acıdan, menekşeden

oturdu çeşmenin taşına, su içti

susmamı söyledi yakınarak -ilk o görmüştü anlaşılan-

bak dedi -usulca- deniz dalgaların üstünde

göğün eğrisindeyse bir alev çanı

görüyor musun?

gördüm, bir gidip bir geliyordu yüzünde

acıdan menekşeye

kireçten küle.

dokunsam, duysam, yaratsam, diyordum ben de

ve sunsam ona, denizin

sunuşu gibi kendini dalgalara.

ona, yalnızca ona

beni bir deniz kabuğundan daha ayrıntılı yapana.


vıı.

ne olmuş kıyıda gördüğü yengeç -ilk bunu sordu-

dumanlar içindeymiş o gün kasaba

kimmiş vurulan ormanda, kayın ağacının altında?

halatı kopan gemi -nerdeymiş şimdi-

yıkılan otel -hadi neyse- ya boşluğuna

alışamayan karanlık

-az kalsın unutacakmış -nerdeydi sahi

odasındaki yuvarlak masa

konsol, konsolun üstündeki lamba?

-bir değil, iki lamba, eskimiş süt rengindeki-

ve sırayla

musluk, lastik hortum, bahçe?

mezarlık, taş köprü.

yüzüme baktı uzun uzuan

“hiç değişmemişsin” dedi yavaşça

“bazı eşyalar anıdır” -bunu bilmezdim-

“bazı anılar eşya”

yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti.

geçti mezarlığı, oteli, taş köprüyü

yitecekti gözden tam

bir silah patladı ormanda -kimmiş vurulan ormanda-

öldü düş.