İçeriğe atla

Merhum İbrahim Bey

Boyut

Dönen muhît-i nigâhımda yâl ü bâlindir,

Bütün hayâlim o fevka’l-hayâl hâlindir.

Zalâm-ı hayrete düşmüş, batar çıkarken ümid,

Önünde rehber olan meş’alem hayâlindir.

Semâ-güzîn olarak gittin ey İlâhî nûr,

Peyinde şimdi ufuktan geçen zılâlindir.

Bu kâinât senin hâtıranla hep lebrîz:

Zemin, zaman bana yâd-âver-i cemâlindir.

Bütün cihâtta akseyleyen hemâlindir,

Esîr, sanki bir âyîne-i celâlindir!

Nücûm-i lâmia-zâ bârikàt-ı irfânın,

Leyâl, ihâta-i eşyâdaki kemâlindir.

Seher o nâsiyeden bir nişân-ı feyzâ-feyz,

Şafakta dalgalanan renk reng-i âlindir.

Ulüvv-i kâ’bını tasvîr eder nigâhımda

Semâ olanca vuzûhuyle bir misâlindir.

Cibâl, heykel-i sâhib-vakàr-ı azmindir,

Suhûr, hıffete düşman olan hısâlindir.

Bulut yemîn-i leâlî-nisâr-ı cûdundur,

Güneş müfekkire-i herdem-iştiâlindir.

Tulû’, levha-i rengîn-i ibtisâmındır,

Gurûb, safha-i gamkîn-i infiâlindir.

Havâda mevcelenir sânihât-ı kudsiyyen,

Riyâh, rûhumu pür-cûş eden mekàlindir.

Çemende cilveler eyler bahâr-ı dîdârın,

Sabâ nüvîd-i ümîd-âver-i visâlindir.

Şitâ, peyinde hurûşan kıyâmet-i kübrâ,

Rebî’, hâtıra-i şi’r-i lâ-yezâlindir.

Hülâsa, nazra-i im’ânımın önünde cihan

Senin sahîfe-i zâtın, senin meâlindir.

Senin hayâl-i sabîhin -ki bir zaman ey yâr,

Edince leyle-i rûhumda bin emel bîdâr;

Kıyâs ederdim açılmış sabâh-ı istikbâl-

Bugün bulutların altında eylemekte karâr!

Garîb, şâm-ı garîban kadar hazîn oluyor,

Nigâh-ı rikkatimin karşısında fecr-i bahâr.

Birer bürehne kadîd-i mehîbi andırıyor

Hayât hulle-i sebzinde cilveger eşcâr.

Bütün bu sâha-i hadrâ, bu nev-demîde çemen

Yeşil bir örtünün altında bir amîk mezâr!

Sımâh-ı cânıma bin uhrevî sadâ geliyor

Neşîdeler okuyorken gusûn-i terde hezâr.

Temevvüc eyleyerek gözlerinde jale-i nûr

Şükûfe-zârda gûyâ ki ağlıyor ezhâr.

Senin sahîfe-i zâtın, senin meâlin iken

Bütün cihân-ı bedâyi’de müncelî âsâr,

Samîm-i rûhumu pür-cûş ü bî-karâr ediyor

Bugün o sîne-i hilkatte inleyen eş’âr!

Muhît şimdi şebistân-ı iğtirâbındır:

Bugün uyanmıyor artık o nâzenîn eshâr!

Sen ey semâları işràk eden ziyâ-yı ezel,

Bu hâkdânı bıraktın peyinde zulmet-zâr!

Gerildi bir ebedî perde beynimizde, senin

Açıldı pîş-i celâlinde âlem-i dîdâr.

Cihan cihan dolaşırsın fezâ-yı lâhûtu,

Nasıl ki yâd-ı hazînin gezer diyar diyar!

Hayât varsa senin sermedî hayâtındır,

Azâb, yoksa, bu fânî hayât-ı velveledâr.

Sükûnu nerde bulur âh kalb-i mehcûrum?

Derûn-i sînede bin herc ü merc-i dâim var!

Demek, görünmeyeceksin ilel-ebed bana sen,

Demek, uzaktasın ey yâr-ı mihriban benden!

Hayâta sen beni rabteylemiş iken, şimdi

Aceb nasıl yaşarım söyle âh sensiz ben?

«Günün birinde gelirsin de eski âlemler

Devâm eder yine birlikte öyle şâtır, şen...

Bu gîrûdâr-ı maîşetten el çeker, ararız

Seninle sîne-i uzlette gizli bir me’men...

Karışmayız şu cihânın nebûd ü bûduna hiç,

Nasıl ki bunca zamandır karışmadık zâten!

Uzakta aksede dursun o hây ü hûy-i mehîb...

Sükûn içinde biz ey dost, yek-revan, yek-ten,

Devâm eder gideriz her zamanki âhenge,

Döner muhîtimiz üstünde hep senin nağmen...

Beyân-ı ukde-güdâzınla mübhemât-ı şu’ûn

Yavaş yavaş açılıp bir vuzûh olur rûşen.

Verâ-yı perde-i kudrette gizlenen râzın

Önünde feyz-i beyânın açar da bin revzen,

İyân olur o zaman karşımızda âlem-i rûh,

Düşüp gider gözümüzden bütün kuyûd-i beden!

Birer terâne-i ilhâm olan neşâidini

Kemâl-i vecd ile tekrâr dinlerim...» derken,

Bugün emellerimin hepsi ser-nigûn oldu...

Meğerse olmayacakmış ne bir gelen, ne giden!

Meğer açılmayacakmış müebbeden artık

O perde perde hakàik, o ukdeler, o dehen!

Yazık ki yükselerek matla’ında etti karar

O lem’a lem’a sünûhat... Hem de pek erken!

Niçin gurûb ediverdin sen ey sitâre-i Şark,

Henüz kemâlini derk etmeden zavallı vatan?

Şu son zamanda zıyâ’ın kadar zıyâ’-ı elîm

İsâbet etmedi âfâk-ı Şark’a, İbrâhîm!

Eğerçi milletin ümmîd-gâh-ı ikbâli

Olan beş on büyük âdem, beş on vücûd-i kerîm

Birer birer heder olmuştu senden evvelce...

Senin peyinde fakat kaldı bin ümîd-i akîm!

Yarım asırda uyanmış çerâğ-ı feyze bakın:

Bir anda oldu sönüp perde-pûş-i hâk-i remîm!

Tasavvur eyleyemezdim ki ansızın dursun

Felâh-ı ümmet için çarpınan o kalb-i rahîm;

Tahayyül eyleyemezdim ki seyrden kalsın

Muhît-i Şark’ta cevlân eden o fikr-i hakîm.

Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb,

Fakat o lem’a ki yâdımdadır... Zevâli adîm,

Durup mezârının üstünde ağladıkça sehâb;

Gelip başında enîn eyledikçe rûh-i nesîm;

İnip melâik-i rahmet cihân-ı bâlâdan,

Harîm-i kabrine ettikçe her zaman ta’zîm;

Bahâr vakti çiçeklerde yâd-ı enfâsın

Meşâm-ı câna duyurdukça bin lâtîf şemîm;

Döner hayâlimin en muhterem harîminde

Senin o tayf-ı lâtîfin ey âşinâ-yı kadîm!

Musâb olan yalınız âilen midir? Heyhât,

Bıraktın arkada binlerce hânümânı yetîm.

Olurdu dest-i tesellî-medâr-ı lûtfunla

Sirişk içinde yüzen çehreler bir anda besîm;

Ederdi cûd-i merâhim-nümûd-i feyyâzın

Hazâin olsa bütün ehl-i fâkaya taksîm.

O bir cihân-ı fezâildi, mahvolup gitti...

Nedir? Niçindir İlâhî bu inkılâb-ı azîm?


Ey yâd-ı güzîn-i ihtirâmı,

Rûhumda hayâtının devâmı;

Ey lem’a-i feyzinin tamâmı,

Subh-i ezelînin ihtişâmı;

Âmâline dar gelince nâsût,

İkbâline sîne açtı lâhût.


Bakmaz da bu dâr-ı ibtilâya,

Rûhun can atardı i’tilâya;

En sonra o nûr-i arş-pâye

Yükseldi civâr-ı Kibriyâ’ya...

Dem şimdi dem-i saâdetindir:

Ervâh, nedîm-i hazretindir.


Tevfîk olarak yolunda hem-râh,

Aştın şu fezâ-yı târı nâgâh;

Tâ fecr-i bekàda oldun âgâh...

Hâlâ gidiyorsun Allah Allah!

Pervâzına yok mudur tenâhî?

Ey tâir-i gülşen-i İlâhî!


Her gül dibi medfen-i hayâlin,

Her gonca kitâbe-i kemâlin;

Her yerde nihân olan cemâlin,

Her yerde iyân olan meâlin;

Bir yerde görünmüyorsun amma;

Her yerde bedâyi’in hüveydâ!


Ey sen ki harîm-i Hakk’a mahrem

Oldun da yabancın oldu âlem;

Yâd eyleyecek misin ki bilmem?

Dünyâ denilen bu sicn-i mâtem

Hâlâ bana dâr-ı imtihandır...

Kurtulmadım işte an bu andır!


Ey yâr-i azîz-i gam-küsârım,

Mahvoldu Hudâ bilir karârım,

Sarsıldı olanca ıstıbârım;

Bî-zâr peyinde rûh-i zârım!

Gittin, beni kimsesiz bıraktın,

Yaktın beni hasretinle yaktın!


(İbrâhim Bey merhum ki tabâbet-i baytariye ulemâsındandır, hâk-i pâk-i Şark’ın yetiştirdiği nevâdir-i irfân ü fazîletin biridir. Merhumu yakından tanı- yanlar dört sene evvelki fecîa-i irtihâlinin millet için ne elîm bir zıyâ’, hükûmet için ne azîm bir hacâlet olduğunu teslimde tereddüt etmezler. Şark’ın, Garb’ın bedâyi’-i ilm ü fennini toplayıp hâfızasına doldurmuş; mahfûzâtını muhâke- mâtıyle, meşhûdâtıyle şâyân-ı hayret bir sûrette tevsî’ etmiş; Şark’ın her tarafı- nı defeât ile dolaşmış; Garb’ın en medenî memâlikini görmüş gezmiş; elsine-i Şarkıyeyi edebiyâtıyle bilir; Fransız, Rus lisanlarını hakkıyle öğrenmiş olan bu büyük adam fıtraten mahviyyete âşık, iştihâra düşman olmasaydı, emînim ki, hükûmet-i sâbıkanın o sâbıkalı ricâli yüzünden gurebâ hastahânelerinde ölen, öyle bir hakîm-i zû-fünûnu tanımak için kàriîn-i kirâm benim gibi bir âcizin delâletine müftekır kalmazdı!)