İçeriğe atla

Salvo

Boyut

Kanama dolabını taşır gibi gidiyorsun

Atların uyuşukluğu kimlerin vuruştuğu yerde

zaman bir nalbant gibi boğuk elleriyle

ovuyor çünkü uğultu çıkaran başlarınızı


Birinci ikinci ve dördüncü katları

dizleri tik çeken bacakları

örten masalarıyla

bir jest alıp bir cümle götüren

sağdaki gölgeden soldakine uzanan sahrayı

işaretleyen ve böylece

canlı duran elleri ögüten

uğunan bedenleri çoğaltan aynalarıyla

aslında kaynayan şehrin safrasında

o tek başına bir şeydir


orada hantal bilmecelerle

geçerek sualtı saçaklarını

ağrıtan durmadan kavrayıp

ikili altılı cam kenerlarını

çeker toprak çeker gibi üstümüze

Örneğin her gün gecekinin aynısı acaip kollar

sarıp sarmalayınca bizi

gözlerimize serilip akrep bezleri

göğüs boşluğumuzda evren bezleri

her noktasında ayağa kalkmanın bütün çeşitleri

bir bir susar

her el bir perde açar alnımıza

aslında o saklı anda

saklı kadınlar saklanır beynimize

yalnız hakkımızı biz orada azarladık

Orada çiğan kuşları gibi

kavuran ateşin içindeki zaman

katılır da aramıza

ve durmaz aramızda da

gider severek

okşar düşman gibi

kuşu söyleyen çocukların

ve zalim anılan

tekrarlanan çocuğun da seçtiği sokakları


santrançlar sağ köşede şah

damalar damla damla

ev ev

ve balıkçı kadın rampalarında

ağır yürüyüşlü adamların kafalarını

testereye yakın mıntıkada

ve durgun maytap ırmağında


bilen gözün görün dünyanın görmediği

en yaşlı ve genç oyun kağıtları

göğe gidip gökten gelen

ölümlü yağmur gibi

vurgun oyuk benliklerin

karşı bakışlarda delinmiş

denenmiş bileklerinde


Bir şeklin karşılıklı oturma bölümündeyiz

Hep böyle durur yaşlanıp ağlayışımızın

Gözevlerine kurulan sırat eğrisi

ve uzun çubuklarımızın

ve önümüzde uyuyan çocukların

hiç çıkmayan

ve çıkıp solumak için yeryüzeyine

karanlık eve giremeyen

yarısı bizde duran çocukların

içimizdeki şehvet düzeyinde

'istisnai' bir kadın


tam sağlanmış olarak

boğazkesen saatlerindeki çağrıları

dolu duran iliklerinden derleyip

kısrağı bütünler gibi

önümüzde açışan

sürtünüp tutuşan suları

erkeğin gerektirdiği kadar

kadın onu doğurmuş olarak

uzaktan toplantılardan çağırınca

uçuca yaşayan ayları

duman alan bozguna katılan gözlerimizle

göreceğimiz kadar

aç dedirtti ağzımıza

içimizdeki itimiz

aç dedik bütün sancılarını

önce dizlerine kadar fildişi

ayakları


Anlayın bizim de güzelliğimizi

bizim balık yiyip ölen

kelimeyi çatlatan güzelliğimizi

aklından açılıp kadının

bizi kemiren yüzünün güzel terkisinde

allahın ağır açılan

geniş sofralı odalarında

bir bir dünya namına

seferber eder sevgilerini


neler yapıyor artık

sen birşey yapıyordun ya

uvuuğ

uvuuuğ

uvuuuuğ


çıkar bir yöne insan sıkletini

diğer alanda filozof...

tek başına bir şeydir

savunur çoktan ağryan ağzını


Yuvarlak ağır atılan imkansızlıkları

cümleden cümleye şeklin ötesine

trampet çalan alan göz hücrelerinde

en genci öne atılan meydan çağıran

havzasız sabah gibi

ayıkları çıkarır sözlerini

kızıl sarı yeşil mor renklerine

batırır gittikçe taşolan kaynaklarını

ağızdaki namluya sürülen kelime haçlarını


sen saçaklanıyordun

elinden çıktığın dehlizin küçüklük kadınına

gümüş giysiler önünde

bir de göğe dayanan yanan ay önünde

doğu'yu yaya gerince

inanç terazili hazret gözleriyle

şerbet veriyordu okunan şekerden veriyordu

el veriyordu


şimdi ağırlaşan sağılan hak dolu çehrende

buhran bıçak yarası

marşlara çabuk şarkılara

eşitlenen geçmişinin

kalifiye insanı kök sürüyor

zorlayıp değiyor uzay hayvanına

ben kanlı insan gibi

arta kalan çiçeklerden

kaçırıyorum camlara yayılan can sıcağını

aramızda

kumaşlarımızın yaşayan koyunlar


kaçırılan kurtlar yüksekliğinde

sürdüğü bedenlerdenn

ölümün arkasını bize

önünü duvara dönüp

küskün

mümkün bir deniz gibi

aramızdaki arkadaşımız alıngan ölümün

sırtı duvarları kaplayan

yüzü aynaları

masaları gerekli kapıları

yirmilik insan kalıplarını

doğum gecesi haklıyan

bakışı

karşı bakışları hesaplayan çocuğuna

ince tezgahlı günahları

az az içiriyor

bir garson - çıldır çıldır -emekle

içinde kaşık duran

içinde çay duran

yanında şeker duran

içinde baradak duran

elinde tabak duran eliyle

garson ölümden gelen haberle


- ağrıyan ağrıdıkça sahnesi -

orada bir adam

garsona çay yalvarıyor

anlatın benim de güzelliğimi

negatif üzerine beyaz basın

görün içimden ayrılan köleliğimi

oraya

balığın ağzındaki dünyalar şarhoşuna

öne sürüp benim adımla

insan üreten iklimleri


hamamda kadınların sancılanıp

hamamları aydınlatan kadınların

yalvardıkları tanrılar gibi

bağışlayın benim de güzelliğimi


kutlayın alçak aynalar

bazen duygulu duran

beyaz şeker tanelerini

kör de olsa gün doğarken

akvaryum ağlarken

yalnız o anlaşıldı bizlerden


geçerek ocağı taşıran

su basan sabahı

yanmaz ateşleriyle

önemmli saattir geçilmez şarkılarında

kumlarda yüzlerin eğrildiği

sıkışıp iki etin

kıskançlığa gelindiği evlerinde

balıkların toplanıp yendiği

kemiklerinin düz bir kasabada

köylü ayaklarına değdiği

şapkalarının hafifçe öne eğildiği

büyük akvaryum sabahlamasında

domuz tanelerini ineklerin beygir kırıntılarının

bir süre okşanan ağrılarıyla

sevince fırlayan kelime tüketen

birbirine mıhlanan dişli ağızlarıyla

- garson bir süt çayı daha


tavanda cenkeden tek seste

tabakların nakışlarıyla

hazreti isa toplantılarından ayrılan

ilk muhammed lengerinin

başında zenci evlatlarının

çekilip gözlerine yerleşen

dalgalanan etraflarında

can çağıran evren kişilerinin

başlarının bütün kaynamalarında

selamını ezraile muhsus çakan

allahı yalnız kuşanan

ağır yere yerden ağır alınan bedenlerin

görmediğimiz hafif canlarını

derhal acele edenlerin ardından

külahını ağzına sürmeleyip

hassas o gök işçiliğinde

denizin yan gelip

bazen eteğini toplamadan atladığı

kesilen yürek uzantılarının

ötesinde çukur


kızgın kırmızı bacaklı kadın vardır

rüzgarlı anların tranvay altında

yerinden oynayan gözünü

bütün sivri demirlere çarpa çarpa

düşleyip el koyduğu

bütün akvaryum duraklarındaki masalara

saldıran dirseklerin

sinir uçlarında başlayıp

aka aka yorulan ırmakların dikine duran ırmakların

etin ve her çeşit kemiğin

en içlerine yorgun taakalarla

inip yüreklendiği gıcırdadığı tarhlarda

diz dize değen kahramanları

cihan garsonları da

hep yakınında dururlar

kızgın

kırmızı bacaklı kadının


uzun bacaklı leylek içimizde genç açar

uzun uçuşlu kanatlarının altında

hangar dolusu donmuş alçının

içinde hışırdar başımız


salgın duvarlar

iç içe geçen vücutlar

büyülü bir gecenin

karanlığa bitişik ışığında

ışıklı varlık sıçramasında

bellekten kendini kaçıran anlıklarını

hatırlamaya koşarlar

durgun benlikler kanaması duran suratlar

susuşan etler tortu hücreler

ağzın mağarasında

tek başına kıpırdayan

canlı dil hayvanında

ismini bulup çıkarmaya

adını koymaya saldıran

zehir uçları sancılar