İçeriğe atla

Hazân

Boyut

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!

Annemdi o nûrunda gezen zıll-ı mehâsin,

Bendim o çucuk, bendim o simâ-yi tahayyür,

Bir gün ki hâzan ufka kızıl dalgalı bir nûr,

Bir kanlı ziyâ haşrediyorken, onu bir yed,

Bir bâd-ı haşîn aldı o rü’yâyı müebbed.

On beş sene evvelki hakîkat hep o gündür,

Ruhumda bugün zulmet-i pür-girye onundur.

On beş senedir, ufka güneş kanlı düşerken;

Tenha ovadan, boş dereden, akşamın erken,

Hüznîyle susan meşcerelerden gam-ı eylül,

Bir gölge yaparken, onu bir savt-ı tegaafül

Hasretle sorar kalbimi imlâ eden âha,

Yerlerde yatan sisli, donuk hüsn-i tebâha.


Avâre felâket gülü, altın kırizantem,

Her tarh-ı hazân üstüne dökmüş yine mâtem,

Durgun sular üstünde perîşân ü mükedder

Faslın dağınık rûhu bulut, sis gibi titrer;

Yorgun, sarı yapraklar uçar bir kuru daldan,

Bir hasta güneş ufka döker sâye-i ma’den;

En sonra semâlarda da ey eski kamer, sen

Hüznünle yaparken acı bir levha-i şîven,

Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes,

Yollar bu muhitâta kesik, şehkalı bir ses!


(Piyale, 1926)