İçeriğe atla

Kör Neyzen

Boyut

Elinde, nevha-i mâtem kadar acıklı sadâ

Veren, bir eski kamış; koltuğunda bir yedici;

Şu kör dilenci, bakardım, olunca nâle-serâ,

Durup da merhameten dinleyen gelip gidici,

Önünde boynunu bükmüş zavallı keşkülüne,


Atardı beş para, onluk değilse bâri yine.

Kırık sazıyla ederken zaman zaman feryâd,

Gelirdi gûşuna onlukların tanîniyle

Birer nevâ-yı beşâret, birer peyâm-ı vedâd;

Birer sadâ ki: Neyin sîne-çâk enîniyle

Karışmayıp, yalınız dem tutardı sanki ona!

Bu ses, bu manzara gâyet hazin gelirdi bana.


Muhîti hep mütevâlî leyâl-i dûrâ-dûr...

Sabâh yok onun âfâk-ı târ-ı ömrü için!

Yüzünde hande-i ümmîdi andırır bir nûr

Görülmüyor! O mükedder, elîm çehre bütün

Kesîf bir bulut altında perde-pûş-i melâl...

Geçen zamânı karanlık, karanlık istikbâl!


Nasıl hakîkat-i yeldâ? Hayâtı git ona sor:

Bulur nazarları dünyâyı perde perde zalâm!

Belâyı görmüyor amma bütün belâ görüyor,

Bu kâinat-ı sefâlette eyledikçe devâm.

Arar bulunduğu yeldâ-yı bî-tenâhîde

Zavallı bir çıkacak yol sabâh-ı ümmîde!


Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda,

Siper vazîfesini lîme lîme bir abacık.

Fakat o sütre-i bîtâbı her hurûşunda,

Açar da dest-i inâdıyle rûzgâr; artık,

Körün sakındığı üryan vücûdu meydâna

Çıkar, göğüs gerer emvâc-ı berf ü bârâna!


Geçende çarşı içinden çıkınca baktım ki:

Çamurlu taşlara yaslanmış inliyor sâil.

Hasırdı şiltesi altında hem de pek eski,

Şadırvan olmasa üstünde yoktu bir hâil.

Duyulmuyordu uzaktan neyin de şimdi sesi,

Yakından ancak işittim o vâpesin nefesi!


O kendi kendine üfler mi yoksa inler mi?

Ne dinleyen, ne duran var... Bakıp geçer herkes.

Mezardan akseden âvâzı kimse dinler mi?

Zavallı, ölmene bak, nâle-i tezallümü kes!

Fakat durun... Yine keşkülde bir tanîn-i medîd

Duyuldu... Âh ne nâzendedir sürûd-i ümîd!


Şadırvanın, körü altında saklayan, saçağı

Delinmemiş mi? Buluttan coşup gelen yağmur,

O sakbeden uzanıp bir sicim gibi aşağı,

Zavallı keşkülü baktım yavaşça kamçılıyor.

Duyunca kör, bunu bir cûş-i merhamet sandı,

Uzandı keşküle, heyhât, işte aldandı:

Morarmış elleri boş çıktı, sâde ıslandı!