İçeriğe atla

İnsan

Boyut

Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

«Muhakkar bir vücûdum! » dersin ey insan, fakat bilsen...

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:

Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,

Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.

Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;

Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bî-tenâhîsin!

Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;

Hakîm-i fıtratin bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.

Esîrindir tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;

Senin ahkâmının münkàdıdır, mahkûmudur dünya.

Bulutlardan sevâik sayd eder irfân-ı çâlâkin;

Yerin altında ma’denler bulur nakkàd-ı idrâkin.

Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;

Nedir dağlar, semâ-peymâ senin şehbâl-i pervâzın!

Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,

Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.

Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;

Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.

Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,

Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;

Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,

Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir.

Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller...

Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.

Yıkar bârû-yi istibdâdı bir âsûde tedbîrin;

Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!

Teharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye

Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!

Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,

Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.

O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,

O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.

O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir;

Terakkî meyli artık fıtratında rûh-i sârîdir!

Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,

Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!

Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır...

Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.

Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,

Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.

Serâir perde-pûş-i zulmet olsun varsın isterse...

Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se:

Emel, meş’al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,

Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.

Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnûât,

Teharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!

Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet

Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!

Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin...

Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kàni’sin!

Dururken böyle bî-pâyan terakkî-zâr karşında;

Nasıl dersin ya «Pek mahdûd bir cirmim» tutarsın da?

Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsin:

Tekâlîfin emânet-gâhısın, bir başka cevhersin!

Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;

Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;

Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,

Yolundan kalmayıp dâim gidersin... Hem ne sür’atle!

Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,

Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:

Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem-pâyen

Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken?