İçeriğe atla

Hasbihâl

Boyut

Ey bülbül-i ter-zebân-ı irfan,

Dem-beste nevâlarınla vicdan.

Hem-safvet-i rûh olan o âvâz

Oldukça harîm-i canda dem-sâz,

Pâmâlim olur bütün avâlim;

Lâhûta kadar çıkar hayâlim.

Eşvâkıma dar gelir de eb’âd,

Eyler fikrim fezâlar îcâd!

Ey nûr-i mübîni Kibriyâ’nın,

Sînem olamaz mı âsümânın?

Gökler mi bütün karârgâhın?

Hiç yerlere uğramaz mı râhın?

Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz,

Kalbimde olaydın âşiyan-sâz;

Bir başka terâne gûş ederdin,

Rûhum gibi sen de cûş ederdin.

Yâdımda duran neşâidinden

Dâim cezebât içindeyim ben.

Verdikçe derûna vecd o âheng,

Dünyâ nazarımda teng olur teng!

Âzâdesi büsbütün kuyûdun,

Bir şi’r-i semâ-zemin sürûdun!

Bir şi’r-i revan ki: Cûy-i cârî

Feyziyle bahâr-ı ömre sârî.

Bir nağme ki: Rûhtur, ledündür;

Kur’an gibi râsihîn içindir.

Bir nâle ki: Şevk-sûz-i idrâk

Havlinde nidâ-yı «mâ-arafnâk! » (1)

Ey şâir-i râzdân-ı mülhem,

Ben râzına olmasam da mahrem,

Hayrân-ı kemâlinim... Beyânın

Gûyâ ki hitâbıdır Hudâ’nın!

Ey subh-i ezel cebîn-i sâfı,

Envârının olmaz inkisâfı.

Yeldâ-yı adem cihânı alsa,

Eşbâh bütün zalâma dalsa,

Hâlâ görünür o rûhü’l-ervâh

Bir cevv-i münîr içinde sebbâh!

Ey safha-i vechi âyet-i nûr,

Cebhende meâl-i kevn mestûr;

Çeşminde ziyâ-yı sermediyyet;

Sönmez ebedî sirâc-ı kudret,

Lâhût ile âşinâ nigâhın,

Ecrâm şühûd-i intibâhın!

Her dem lemeân eder o merdüm,

Mihrâkı da zâhirât-ı encüm!

Her subh gelir nesîm-i dilcû

Dûşunda şemîm-i nâz-ı gîsû.

Eyler yeniden hevâ-yı dîdâr

Bir nefha ile beni hevâ-dâr!

Sevdâ kesilir bütün süveydâ,

Gûyâ açılır nikàb-ı Leylâ.

Kehvâre-i dilde nâim ümmîd

Eyler uyanıp figânı teşdîd.

Susturmak için o tıfl-ı zârı,

Kalkar ararım leyâl-i târı!

Ey leyl, vakàrının misâli,

Yâhud bana karşı infiâli!

Vaktâ ki eder revâk-ı deycûr

Altında yatan cihânı mahmûr,

Etrâfta kalmayınca bir ferd,

Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd,

Kalkar, gezerim garîb ü tenhâ;

Bir yer bulurum sükûnet-ârâ.

Fevkimde semâ-yı encüm-âlûd;

Pîşimde ridâ-yı leyl-i memdûd;

Yâdımda neşâid-i kemâlin;

Karşımda hayâl-i yâl ü bâlin;

Âzâde kuyûd-i mâsivâdan,

Bî-gâile havftan, recâdan;

Bir bezm-i fütûh açar ki vicdan:

Lebrîz-i safâ-yı aşk olur can.

Tasvîr değil o zevki, hattâ

Mümkün olamaz tasavvur aslâ!

Yâ Rab o ne feyz-i cûş ber-cûş!

Yâ Rab o ne leyle-i ziyâ-pûş!

Yâ Rab o ne cilve cilve envâr!

Yâ Rab o ne lem’a lem’a dîdâr!

Yâ Rab o ne encümen, ne âlem!

Yâ Rab o ne mahfil-i muazzam!

Ey leyl, nehârın olmasaydı...

Ey neşve, humârın olmasaydı!

Bîdârın iken uyanmasaydım;

Dünya varmış inanmasaydım!

Ey yâr-i vefâ-güzîn-i cânım,

Verdiyse melâl dâstânım,

Mu’tâdın olan inâyetinle

Susturma bu rûh-i zârı, dinle!

Hep velvele-i hayât dinse,

Düşmez bu zavallı rûh, ye’se.

Olmazsa zemin, zaman müsâid;

Feryâdına âsüman müsâid!

Gönder bana sen de neyse derdin...

Yâdında mı bir zaman ne derdin?

Müstakbeli almayıp hayâle!

Gel biz dalalım bu hasbihâle!

Edvâr-ı hayât perde perde...

Allâh bilir ne var ilerde.


(1) «Bilemedik» demek olan bu ibâre ile «Senin yüceliğini, gereğince bilemedik yâ Rabbi! » ifâdesine işâret edilmektedir.