İçeriğe atla

Şehir Ve Doğa Burcundan

Boyut

Kimi kımıltılı kimi hareketsiz

Kimi konuşan kimi sessiz

Bu insanlarda yenilmeyen bir güç var

Çobanların ruhu nasıl sığmazsa kırlara

Bu insanlar da sığmıyor meydanlara.


Yüzlerde okunan sadece

Kararsızlık, tedirginlik, endişe

Ve içsel yalnızlığın hüznü

Ve asla dinmeyen sıla özlemi.


Sıla, ey ruhumuzun coğrafyası!


Hep bir hazırlık kargaşasında büyüyor halk

Şehrin sokaklarında, caddelerinde

Meydanlarında


Evlerin önünde bahçelerde

Çoğalıyorlar

Her yerde ve her şeyde

Büyük bir göçün telaşı var!


Atlar kişnemeye başladı

Sabahı selamlıyor horozlar

Yer yer tütmeye başladı bacalar

Şehri denetleyen bir dev gibi

Yükseliyor ufuktan güneş

Işığının değdiği her şey

Parlıyor

uyanıyor

canlanıyor.


Hep yarınları bekledi bu insanlar

Geldiğini hiçbir zaman farketmediler

Hep arkalarında yas tutan bir sevgilileri

kalmış gibi!

Hep önlerinde kendilerini bekleyen

bir özülke varmış gibi

Beklediler.


Telefon tellerine konmuş bu kuşlar

Hangi habere ayarlanmışlar?


Bu gelen esinti bir haber mi getirdi

Sevinçle ürperen doğaya?


Yaşayıp durduğumuz anların

Uçsuz bucaksızlığında

Yükseliyor güneş

Yükseliyor umutlar!


Bütün canlılar

Aşkla mest, aşkla diri

Yağmurun sesini dinler gibi

Dinliyorlar birbirlerini.


İnsanlar kıvılcımlanıyorlardı

şehrin meydanlarında

Çağırıp duruyordu ıssız kırlar onları

Nehirler gülümseyen sevgililerin

gamzeleri gibi


Girdaplar oluşturarak akıyorlardı

İnsanlar fısıldaşıyorlardı

İnsanlar kıvılcımlanyorlardı

Yazgılarına inanıyorlardı

Aşklarına güveniyorlardı

Sırlarına sadıktılar!


Sonra ölmüş bir boğanın donmuş

gözlerinde

Kaynayan kurtçuklar gibi

Kaynaştılar şehrin içinde

Sonra koşuştular

Kendilerini kırlara vurdular

Susamış bir davar sürüsünün

Su yatağına koşuşu gibi.


Yürüdüler insanlar

Dizi dizi, sıra sıra, konvoy konvoy

Biteviye yürüdüler


Güneş adeta bir vicdan azabı gibi

Her an biraz daha ağır

Çöküyordu omuzlarına

Dallarından ölü ağırlıklar sarkar gibi

Durup duruyordu meyve ağaçları

Buğday başaklarının

Ayakta durmaktan yorgun düşmüşler gibi

Eğilmişti başları

İnsanların sanki toprağa yapışıyor gibi

Kalkmaz olmuştu yerden ayakları.


Her an büyüyen bir susuzluk gibi

Yakıcı bir özlem;

İçlerinde büyümeye başlamıştı insanların.


İpek bir dokumanın havada dalgalanması gibi

Kanın damarda ılık ılık akması gibi

Şehirlerin düzeni, evlerin gizemi, odalarının

mahremiyeti

Yataklarının derinliği, yorganlarının serinliği

Çağırıyordu onları.


Tepelerin ardında bekleyen yalnızlık

Ürkütüyordu onların bedenlerini

Doğanın kendine mahsus diriliği

Ürkütüyordu bedenlerinin ölümcüllüğünü.


Ey kabına sığmayan kırlar!

Ey kabuğunda can çekişen kent!


Kimsenin efendisi değilsin kırlarda

Kendinin bile

Her şeyin kölesisin şehirlerde

Kendinin bile!


Ey insan niçin?

Tedirginsin dişi kuşlar gibi

Fırtına öncesinde.


Ey şafak uyandır bizi öperek alnımızdan

Ey doğa emzir ruhumuzu

Ey şehir kovma bedenimizi kapından

Ey aşk merdiveni ulaştır bizi cennetine!