İçeriğe atla

Çıktığın Geceler

Boyut

Ba'zan sarı bir çehre-i ru'yâ gibi hissiz.

Tenhâ bir ufuktan görünürsün bize sessiz...


Çehrenden akan hüzn-i ziyâ, hüzn-i müebbed.

Her rûha döker giryeli bir hasret ü gurbet,

Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe âid:


Günlerle ölen hâtıralar... her şeyi râkid.

Her bir şeyi pür hande yapan mâzî-yi mes’ûd...

Bir lâhza sevilmiş, unutulmuş, keder-âlûd,

Ru’yâlı kadın gözleri... âsûde semâlar:

Sislerde solan gizli ziyâlar gibi muğber,

Akşam dökülen reng-i tahayyül gibi meşkûk,

Sîmâ-yı sükûtunda yüzer mübhem ü metruk...

Göklerde ilerler yine âheste cebînin,

Eşkâli dağılmış uyur altında zeminin

Bir gölge rükûduyle hayât-i ezelisi.

Nurundan akar yerlere bir sâye-i hissî...


Her şey dağılır ince dumanlar gibi bi-renk,

Yalnız bir ağaçtan duyulan bir küçük âhenk,

Leylin bu sükûtunda hafî ye'sini saklar:

Bir bülbül-i âvâre melâl-i şebe ağlar...


Sihrin o kadar nafiz olur fikr ü hayâle,

Her şey değişir titreyerek hüsn-i muhale.

Bir mestî-yi hülyâ vü ziyâ gözleri sisler.

Artık bütün eşya bize ru’yâlara benzer:

Gök sihr-i serabınla olur çöl gibi mûhiş,


Nûrunla eder -şûbhe-i eb'âda boğulmuş-

Bir belde-i ru’yâ vû sükût ufka tecellî,

Ezhârı ziyâ, arzı bulut, bâdı tesellî.

Dâmânına bir nehr-i hayâlî uzatır leb,

Üstünde uyur gölgeli bir gaşy-ı mükevkeb;

Pûşîde, soluk, ince, ziyâ-kalb kadınlar,

Nehrin uzanan sâhil-i ru'yasını dinler.

Pûşîde kadınlar, bu kamer gözlü kadınlar,

Hep hâtıralardır ki geçen günlere inler.

Hep hâtıralardır ki ziyan ufku sararken,

Sessizce gelir hepsi gezer rûhumu birden...